|
|
| Sağlık |
Prion Hastalıkları
Spongioform ensefalopatiler bir çok hayvan türlerinde oluşur ve deneysel olarak infekte dokunun infeksiyonu ile nakledilebilir. Bu nedenle psongioform ensefalopati etkenlerine “the transmissible agents” adı verilmiştir. İlk defa bu etkenlere protein yapıları nedeni ile “prion” adı verilmiştir. Prionlar, kendiliğinden çoğalabilen (kendini kopyalayabilen) 250 civarında aminoasitten oluşan ortalama olarak en küçük virustan daha küçük yapıya sahip olan enfeksiyon etkenleridir. İnsanlarda ve hayvanlarda bugüne kadar yedi adet prion hastalığı tarif edilmiştir. Creutzfeldt-Jacob Hastalığı (CJH) İnsan Gertsmann-Strausler Scheinker Sendromu İnsan Kuru İnsan Scrapie Koyun Transmissible mink encephalopathy Vizon Chronic Wasting Disease Geyik-katır Bovine spongioform encephalopathy (BSE) (Deli Dana Hastalığı) Sığır-inek
Prionlar 20-100 mm’lik filtrelerden rahat geçerler. Formaldehite dirençli, %1-5 hipoklorid, %1 soydum dodesi, sülfat ve 2-merkaptoethanol solusyonlarına duyarlıdır. İnfekte beyin dokusundan izole edilen ve kısmen saflaştırılan prionlar çok az proteinin dayanıklı olduğu proteinaz K ile parçalanmaya dirençlidirler. Bu direncin nedeni prion proteinlerinin agregasyonu veya kullanılan deterjanlar içerisinde çözünememelerine bağlanmıştır. Prionların en önemli özelliklerinden birisi de ısıya oldukça dayanıklı olmalarıdır. Ancak 121 derecede 60 dakika yüksek basınçta otoklavlama infektiviteyi 6-7 log kadar düşürmektedir. Kesin inaktivasyon için yüksek ısı derecelerine gereksinim vardır. Özellikle scrapie prionlarının inaktivasyonu için 138 derecenin üzerinde ısı dereceleri gerekmektedir.
Spongioform ensefalopatilerin hepsinde ortak özellik ilerleyici bir merkezi sinir sistemi dejenerasyonu vardır ve patoloji en fazla gri cevherdedir. Nöronal vokuolizasyon ve nöronal kayıp mevcuttur. Nöronal kayıpla birlikte fibroz astrositlerde proliferasyon ve hipertrofi olur. Amiloid plakların oluşumu daha çok Kuru da olmak üzere CJH de görülür.
KURU İnsan prion hastalıklarından en detaylı incelenmiş olanıdır. En sık olarak Yeni Gine’nin batısında görülür. Hastalık tipik prodromal olarak başağrısı ve artraliji şikayetleri ile başlar. Hastalığın şiddetli bulguları arasında progressif serebelllar ataksi, tremorlar, disartri ve progresif seyreden demans vardır. Hızla ilerleyen mörolojik bulgular ile 3 ay 2 yıl içinde ölüm kaçınılmazdır. Hastalık kadınlarda daha sık görülür. Bunun nedeni özellikle ilkel kabilelerde “cannibalism” denen geleneklere göre ölenlerin beyinlerinin öncelikle kadınlar ve çocuklar tarafından yenmesi ile açıklanmaktadır. Bu genelgenin yasalarca yasaklanmasının ardından hastalığın insidansında azalma tespit edilmiştir. Bu durum etkenin insandan insana aktarıldığını düşündürmektedir. Patolojik incelemede MSS’de bazal ganglia ve korteks bölgelerinde diffüz nöronal dejenerasyon ve spongioform değişim göze çarpar.
Creutzfeld-Jakob Hastalığı (CJH) Dünyada milyonda bir oranında olmak üzere insanlarda en sok görülen prion hastalıklarıdır. Olguların %85-95’i sporadiktir. Ortalama 57-62 yaşlarda en sık görülmekle beraber 17-20 yaşlarda ve 80 yaş üstünde olgular da bildirilmektedir. CJH bulaşıcı bir hastalık değildir. Latrojenik olarak kişiden kişiye bulaş çok çok nadirdir. Bu tip bulaş dura greftlerinin nakli, kornea nakli, karaciğer nakli, dura mater materyalinin radyografik embolizasyon prosedürleri için kullanımı ve kontamine nöroşirurijikal instrümanların veya stereotaktik derinlik elektrodlarının kullanımı ile mümkündür. Kadavradan insan büyüme horman nakli yoluyla CJH olan 100 kadar iatrojenik genç hasta bildirilmiştir. Bu hastalara panhipopituitarizm nedeniyle bu hormonlar verilmiştir. CJD de geçiş yolları: 1. Yeterli sterilize edilmeyen beyin elektrodları, cerrahi aletler 2. Kornea nakli 3. Büyüme hormonu, gonadotropin Kuru Hastalığında Geçiş Yolları: 1. İnfekte Dokunun Yenilenmesi Yapılan hayvan çalışmalarında hasta veya deneysel olarak prion ile infekte edilmiş hayvanın kanında, serumunda, buffy coat materyalinde düşük oranda da olsa infektivitenin olduğu görülmüştür. Bunun sonucunda CJH’nin kan transfüzyonu veya kan ürünleri ile bulaş riskinin olabileceği endişesi mantıklı hale gelmiştir. Buna rağmen korkulanın aksine kan veya kan ürünleri nakli ile bulaşı tespit edilmiş CJH olgusu veya transfüzyonun epidemiyolojik çalışmalarda CJH riskini artırdığına dair bulgu yoktur.
Eşler arası geçiş için risk artışı bildirilmemiştir. Aile içindeki olguların bulaşdan ziyade genetik yatkınlıktan dolayı olduğu düşünülmektedir. CJH’de %10-15 oranında genetik yatkınlık görülmektedir. Gertsmann-Strausler Schenker Sendromu (GSS) prion hastalığının bir genetik formu olarak tanımlanmaktadır. GSS’nin muhtemelen mevcut bir genin aktivasyonu sonucunda prion proteinlerinin anormal izoformlarının sentezine bağlı olarak geliştiği zannedilmektedir.
CJH’nin kuluçka dönemi değişkendir (3-22 yıl). Erken dönemde klinik bulgular kuru hastalığını hatırlatır. Hastalık genellikle unutkanlıkla başlar ve bunu takiben ilerleyen demans, halusinasyonlar, kişilik değişikliği, hareket kontrolünün kaybı, serebellar ataksi, myoklonus, rijidite, felç ve koma ile seyreder.
Hastalığın kesin tanısı patoloji araştırmaları ile konabilir. Nöronlarda vakuolinizasyon, amiloid içeren plakların saptanması, fibrillerin gözlenmesi, astrositlerde proliferasyon ve hipertrofi, nöronların yakın glial hücreler ile füzyonu karakteristik patolojik bulgulardandır. Prionların beyinde yüksek düzeyde birikimi doku harabiyetine neden olur. Kuru da olduğu gibi CJH de de prionlara karşı bir immun cevap oluşmadığı için herhangi bir serolojik tanı yöntemi geçerli değildir. Hastalığın tedavisinde antiviral ilaçlar denenmiş ancak sonuç alınamamıştır. Bugün etkin bir tedavi yöntemi bulunmamakta olup bütün olgular ölümcüldür.
New Variant CJH Bindokuzyüz doksanbeşden itibaren İngiltere’den 23, Fransa’dan 1 newvariant CJH (vCJH) olgu bildirilmiştir. 1998 sonunda toplam olgu sayısı 39’a ulaşmış ve bu olgulardaki epidemiyolojik, klinik ve patolojik özellikler tipik sporadik CJH (sCJH)den farklı bulunmuştur. VCJH’li olgularda etyolojik etken ve yol açtığı patolojik incelemelerde BSE (Deli Dana Hastalığı) ile benzerlikler ve aralarında ilişki tespit edilmiştir. VCJH’nin BSE’nin büyükbaş hayvanlardan insanlara bulaşması sonucunda ortaya çıkan bir hastalık olduğu sonucuna varılmıştır. 1985’de İngiltere’deki hayvanlar arasındaki geniş BSE salgınından bir süre sonra (prionlar için uygun inkübasyon süresi kadar) vCJH olguları ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu dönemde yüzbinlerce sığır eti insan gıda zincirine girmiştir. İngiltere’deki BSE salgınının nedeni ise danalara verilen yemlerin protein ve kalsiyum yönünden zenginleştirilmesine yönelik olarak scrapie’li koyunlardan hazırlanan yem tozu katkısıdır. Böylece danalar yemleri ile beraber scrapie etkenlerini almışlardır. Zira BSE’li danaların beyninden izole edilen fibrillerin scrapie de görülen proteinlere benzemesi, BSE’nin danalardaki scrapie benzeri hastalık olduğunu vurgulamaktadır. Danalar için scrapie’li koyunlardan hazırlanan katkı yemleri 1981 yılı öncesi yüksek ısı ve basınçla (138 derece üstü) hazırlanmakta ve bu işlem scrapie prionlarını yok etmekteydi. Enerji kısıtlaması nedeniyle 1981 yılından sonra bu ısı derecesi düşürüldü ve scrapie etkeni yeterince inaktive edilemedi. 1988 den itibaren alınan önlemlerle BSE ile infekte sığır sayısı azaldı. VCJH’li olgular sCJH’li olgulardan daha genç yaş grubunu tutmaktadır (16-48, ort.29 yaş). VCJH’li olgular sıklıkla duyusal bozukluklar ve psikiyatrik bulgularla seyretmektedir. Oysa sCJH’de bunlar daha nadir olur. Duyusal bozukluklar yüz, el, ayak, bacaklardaki ağrı, parestezi veya dizesteziler şeklindedir. Psikolojik bozukluklar psikoz, depresyon veya anksiyeteyi kapsar. Hastalığın ilerlemesiyle piramidal bulgular, myoklonus, rijidite, serebellar bulgular, myoklonus, rijidite, serebellar bulgular ve akinetik mutizm görülür.
Kategori: Sağlık - Gönderen: DesirouS - 28 May 2006
Penisilin Yaşam Kurtarır
Tıpta, bir ilaçta üç temel özellik aranır:
Etkin olma, kolay bulunabilme ve ucuz olma. Penisilin bu üç özelliği de tam olarak taşımaktadır.
Bulunduğundan bu yana çok yaygın olarak kullanılmış ve milyonlarca yaşam kurtarmıştır.
Penisilinin en etkin olduğu bakteri grubu streptokoklardır. Bu bakteriler, yarım yüzyıldan fazla bir süredir kullanılmakta olan penisiline karşı hemen hiç direnç geliştirememişlerdir.
En yeni ve güçlü antibiyotiklere bile kısa sürede direnç gelişirken, bu durum önemli bir özelliktir.
Streptokok grubu bakterilerin yol açtığı hastalıklarda, özellikle pnömoni, menenjit ve tonsillit gibi önemli hastalıklarda ilk seçilmesi gereken antibiyotik penisilin olmalıdır.
Eklem romatizması, romatizmal kalp hastalıkları ve nefrit türü böbrek hastalıklarına yol açabilen streptokok türü bakterilere penisilin kadar etkili başka bir antibiyotik henüz bulunamamıştır.
Penisilin, çok önemli bir ilaç olmakla birlikte, her ilaçta olduğu gibi bazı istenmeyen etkilere de yol açabilir.
Bunlardan en korkulanı penisilin alerjisidir. İlaç alerjisi her türlü ilaç ve her türlü dozda gelişebilir. Bu yan etki yalnızca penisiline yüklenemez.
İlaç alerjisi, her türlü ilaçla, hatta ağrı kesiciler ve vitaminlerle bile gelişebilmektedir. Bu sorunun çözümünde önemli bir uygulama, alerji testleridir. Ancak bu testler her zaman doğru sonuç vermediği gibi, hastayı yanlış olarak alerjik diye damgalamak ya da test sırasında alerjik reaksiyon gelişmesi gibi istenmeyen sonuçlar da olabilir. Bu yüzden penisiline karşı alerji olup olmadığını ortaya koymak için yapılan deri testleri çok anlamlı değildir.
Penisilin veya herhangi bir enjeksiyon sonrası alerjik reaksiyon gelişebileceği hatırda tutularak, alerjik reaksiyon çıktığıda olaya müdehale edilebilecek bir ortamda enjeksiyonu yaptırmak gerekmektedir. Müdahale yapılabilecek ortamlar sağlık kurumlarıdır. Sağlık ocakları yada birinci basamak sağlık hizmeti veren kurumlarda da (hastaneler dışında) bu tür acil müdehaleler yapılabilmektedir.
Hazırlıksız yakalanmak, yalnızca penisilin alerjisi için değil, her türlü acil olay için tatsız bir durumdur.
Kategori: Sağlık - Gönderen: DesirouS - 28 May 2006
Cep Telefonlarının Sağlığa Etkileri
Dünyada bugün 1 milyar, Türkiye'de ise 22 milyon kadar cep telefonu kullanıcısı olduğu sanılıyor. Küçük çocukları ve iyice ileri yaştakileri saymazsak, Türkiye’de her iki kişiden biri cep telefonu kullanmakta. Özellikle Türkiye'de birçok kişinin yollarda, bekleme salonlarında ve parklarda' elleri kulaklarında' dolaştığını görmekteyiz.
Gitgide daha çok kullanılan cep telefonlarının sağlığa etkileri nedir? Bilim teknik bu konuda ne diyor? Bu yazımızda 'bilim tekniğin bugün ulaştığı düzeydeki gerçekçi değerlendirmeleri, konuya yabancı olanların kolayca izleyebilmeleri için, oldukça basit bir dilde aktarmaya çalışacağız
Cep telefonlarının sağlığa etkilerinin daha iyi anlaşılabilmesi için, her şeyden önce, Cep Telefon Sistemlerinin nasıl çalıştıklarını kısaca açıklamak yararlı olabilir.
Cep telefon sistemleri nasıl çalışıyor? Sayıları gitgide artan cep telefonlarına, elektromanyetik dalga yayan, bir çeşit taşınabilir 'radyo verici ve alıcısı' gözüyle bakılabilir. Cep telefonları hiçbir zaman, birbirleriyle doğrudan iletişim-kuramazlar, hatta yan yana dursalar bile. Bunların arasındaki iletişim, genellikle yüksek yerlere (ev çatılarına, direklere vb.) yerleştirilmiş ve adına 'Baz İstasyonları denen, sistemler aracılığıyla yapılıyor. Cep telefonu kullanan kişilerin.. sayısı çoğaldıkça zorunlu olarak baz istasyonları sayısı da çoğalmaktadır. Bir kenti ve hatta bir ülkeyi kapsayan baz istasyonları, bal peteğine benzetilebilecek birçok hücrenin merkezlerine yerleştirilmiş, alıcı ve verici antenli sistemlerden oluşmaktadır.
Böyle bir sisteme 'Hücresel İletişim Sistemi' deniyor. Baz istasyonu konuşmayı, sabit bir kablo üzerinden ya da yönlendirilmiş elektromanyetik dalga demeti halinde (yönlü radyolinklerle) Mobil Anahtarlama Merkezlerine ulaştırır ve konuşma, oradan ,'Cep Telefon Sistem Sunucusunun' Ana Bilgisayarına iletilir. Bu bilgisayar, tüm cep telefonlarını nerede olduklarını bildiğinden konuşmayı, alıcı cep telefonun bulunduğu en uygun baz istasyonuna yollar ve oradan da alcının cep telefonuna ulaşır ve karşılıklı konuşmalar aynı yoldan gidip gelir. Konuşma ücretleri de bu bilgisayarda hesaplan Ana Bilgisayarın her bir cep telefonunun yerini belirleyebilmesi için, her cep telefonunun belirli aralıklarla sinyal vermesi gereklidir. Cep telefonu çok sık yer değiştirmediğinde, telefon daha uzun zaman aralıklarında, örneğin her Yarım saatte bir, bir saniyeden daha az süren kısa sinyaller verir, Sık yer değiştirmelerde ise 'yer bildirme sinyalleri' sıklaşır.
Elektromanyetik dalgalar nasıl ve ne ölçüde etkiler? Merkezinde küçücük bir cep telefonu olan büyücek bir küre tasarlarsak, bu kürenin soğan kabukları gibi iç içe Sarılmış küresel yüzeylerinin, demet şeklinde yayın yapılan yöndeki her noktasına, bu antenin yaydığı elektromanyetik dalgalar ulaşır ve bunlar bu bölgede bir 'elektromanyetik alan' oluşturur. Küre merkezinden ya da antenden uzaklaştıkça alan şiddetinin ve böylelikle elektromanyetik dalgaların etkisinin azalacağı açıktır.
Baz istasyonları, elektromanyetik dalgaları, genellikle yönlendirilmiş demet şeklinde yaydıklarından, örneğin yerleştirildiği çatının altındaki apartman dairesinden çok, demetin yayıldığı yönde (baz istasyonunun kapsayacağı yollara ve uzaktaki yapılara doğru) etkili olabilirler ama, dalgaların şiddeti, kabaca, aradaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak büyük ölçüde azaldığından, bunların oralardaki insanlara etkileri, çok kez, cep telefonlarının insana etkilerinden daha azdır.
Öte yandan, baz istasyonlarının, bal peteği benzeri sık hücrelere sistemiyle kurulmuş olması sonucu, hem baz istasyonlarının ve hem de cep telefonlarının alçak güçte çalışmaları sağlanarak iletişim kurulur. Böylelikle bunların çevrede oluşturdukları elektromanyetik alanlar ve bunların insana etkisi de düşük düzeyde olur. Buna karşılık daha az sayıdaki baz istasyonlarıyla iletişim kurulmuş olsaydı, iletişimi sağlayabilmek için, hem baz istasyonun ve hem de cep telefonunun gücünü çoğaltmak gerekçesinden, elektromanyetik alanın şiddeti ve insana etkisi de daha çok olacaktı. Kulağımıza dayadığımız cep telefonunun yarattığı ya da baz istasyonundan kaynaklanan elektromanyetik alanın böylelikle içine gir.en vücudumuzdaki dokulara, elektromanyetik dalgalar çarptığında, bunların bir miktarı, elektromanyetik alanın şiddetine ve dokunun özelliklerine bağlı olarak, hücrelerdeki bazı moleküllere enerjilerini aktararak bunları az yada çok etkilerler.
Örneğin hücrelerdeki bir su molekülü, elektromanyetik alanın etkisiyle bir pusula gibi, saniyede trilyonlarca kez, alan doğrultusuna yönelir. Molekül, bu yönelme hareketi için gereken enerjiyi elektromanyetik alandan alır ve bu hareket enerjisi, sürtünmeyle, yani molekülün yönelme işlevi sırasında, ortamın bu harekete karşı gösterdiği dirençle ısıya dönüşerek canlı dokunun sıcaklığı, az da olsa, bir miktar artar, İşte bu, cep telefonlarının ve baz istasyonlarının yaydığı elektromanyetik dalgaların, canlıları etkileme yollarının en önemlisi olan “ısıl etkisidir”. Isıl etkiler dışında, 'ısıl olmayan etkiler' de vardır ve bunlarla ilgili bazı bulgular ileri sürülmekle birlikte, son 20-30 yıldır yapılmakta olan yoğun bilimsel çalışmalar bu etkilerin kapsamını bilimsel güvenilirlikle henüz ortaya koyamamıştır.
Sınır değerler Uluslararası Bilimsel Kurulca saptanan 'sınır değerler', yukarda ayrıntılarıyla açıkladığımız, ısıl etkilere dayanmaktadır. Sınır değerlerin belirlenmesinde ise izlenen yol şu oldu:70 kg ağırlığındaki birinin vücudunda, 'hareketsiz durumda' yaklaşık olarak 80 Watt .'a eşdeğer güçte bir enerji alışverişi olur (80 Watt' lık bir elektrik ampulünün yanarken alıp, tükettiği enerji kadar). Buradan, vücudun kilogramı başına güç yoğunluğu olarak kabaca 80/70= 1,2 Watt bulunur. Yolda yürüdüğümüzde ya da bisiklete bindiğimizde ise vücudumuzun enerji kullanımı artar ve güç yoğunluğu vücudumuzun kilogramı başına 3 ile 5 Watt'a ulaşır. Bu düzeylerdeki bir güç yoğunluğu, eğer dışardan, elektromanyetik dalgalar yoluyla vücutta oluşursa bunun vücuttaki organ ve dokuların normal işlevleri yoluyla giderilebileceği ve vücutta herhangi bir hasar oluşmayacağı düşünülmüş ve ilk sınır değerin , belirlenmesi böylece ortaya çıkmıştır.
Son 30 yıldır özellikle hayvanlar üzerinde yapılan deneyler ve çok çeşitli bilimsel çalışmalar;' herhangi bir nedenle, tüm vücut ve dokulardaki dereceyi (IOC) aşan sıcaklık artımı sonucu, vücutta bazı bozuklukların (hasarların) ortaya çıktığını göstermektedir, Öte yandan vücutta 30 dakika boyunca 1 derecelik sıcaklık artımına yol açan ve cep telefonu sistemlerinin elektromanyetik dalgalarından kaynaklanan güç yoğunluğu ise kilogram başına 4 Watt kadar olup, bu değer, 'temel sınır değer' olarak kabul edilmiştir, Koruma payı göz önüne alınarak, bu değerin onda biri olan 0,4 Watt/kg, ilgili mesleklerde çalışanlar için Sınır değer olarak öngörülmüş ve bunun da beşte biri olan 0,08 Watt/kg halktan her bir kişi için Sınır değer olarak Uluslararası Bilimsel Kurulca belirlenmiştir. Bu sınır değerlerden, başka sınır değerler de türetilmiştir.
Özetlersek, sınır değerlerin cep telefon sistemleri için anlamı şudur: Cep telefonlarının ve baz istasyonlarının yapımı, kullanımı ve işletilmesi öyle olmalıdır ki, bunlardan yayılan elektromanyetik dalgalar y0luyla insan vücudundaki sıcaklık artımı, 30 dakika süresince, ortalama dereceyi (1 dereceyi) aşmasın. Sınır değerlerin aşılmaması, sistemi kurup işleten şirketlerce, ve denetimi de ilgili Devlet Kurumlarınca yapılmaktadır.
Elektromanyetik dalgaların 'Isıl olmayan' etkileri konusunda yapılmakta olan birçok bilimsel çalışma, bugün bile aradan 30 yıl geçmesine rağmen, düşük alan şiddetlerindeki elektromagnetik dalgaların etkilerini kesinlikle ortaya koyacak bulgu ya da kanıtlardan daha çok uzaktır. Zaman zaman yapılan bazı 'sözde bilimsel' yayınlarda, kanser olasılığının artımından, uyku bozukluklarına, baş ağrısından, insanların iktidarsızlığına kadar bir dizi olumsuz etkilerden Söz edilmektedir.
Cep telefon sistemlerinde kullanılan elektromanyetik dalgalar, insan vücudu hücrelerindeki moleküllerin birbirleriyle bağlantısını kopartacak,ve ayrıca, hücre çekirdeğindeki DNS gibi molekülleri bozacak güçte olmadıklarından, kansere neden olabilecek etkiyi gösteremezler. Ancak, dejenere edilmiş, yapay olarak gen teknolojisiyle bozunmuş hücrelerin elektromanyetik alanların etkisiyle daha da bozunup çoğalması olanak dışı değildir.
Gen teknolojisiyle değişikliğe uğratılmış ve elektromanyetik alanlar dışında bile, vücutlarındaki bağışıklık sistemlerinde tümörlerin oluşma olasılığı artmış fareler üzerinde elektromanyetik dalgalarla yapılan bir çalışma Almanya’da cep telefonlarıyla ilgili epey kaygıya neden olmuştur. Bu çalışmada kullanılan 200 farenin yarısı, 18 ay boyunca, günde 2 kez ve yarımşar saat, 900 Mhz frekanslı elektromanyetik dalga alanında tutulmuş (digital tele iletişim ağında) ve bu süre sonunda ışınlanan farelerde, ışınlanmayanlara göre iki kattan daha çok tümör oluştuğu görülmüştür. 'Bu şimdi bir kanıt mıdır ?' diye sorulduğunda, Almanya Radyasyondan Korunma Kurumundan (BfS) Prof. J. Bernhardt Hiçbir şekilde kanıt olamaz!' diye yanıtlıyor ve ekliyor:
Ama sonuçlar ilginç ve daha uzun süre izlenmesi gerekir. Çalışmayı yapan bilim adamları da, aldıkları sonuçların çok büyütülmemesi gerektiğini, çünkü araştırmada, genleri değiştirilmiş fareler kullandıklarını ve ayrıca hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların insanlara hemen tıpatıp aktarılamayacağını belirtiyorlar. BfS, bu araştırmanın sonuçlarının, bu konuda daha ayrıntılı temel bilimsel çalışmalara gereksinim olduğunu gösterdiğini ve bugünkü sınır değerlerinin değiştirilmesine gerek olmadığını açıklamıştır. 'Paniğe gerek yok (Ama telefonda kısa konuşmanın da bir zararı olmaz deniyor. lsıl olmayan etkiler sonucu ileri sürülen yukarıdaki öbür savların dünyadaki bağımsız bilimsel kurumlarca 'bilimsel olarak sınandığıyla' ilgili açıklamalar ve yayınlar yoktur.
lsıl olmayan etkilerle ilgili olarak, bilimsel güvenilirliği sınanmış tek bulgu, elektromanyetik dalgaların, vücuda yerleştirilmiş, sağlıkla ilgili bazı yardımcı aletleri bozabileceğidir. Örneğin cep telefonları, vücutlarında 'kalp pili' bulunan kişilerde kalbe 25 cm'den daha yakın taşınmamalıdır. Buna karşılık baz istasyonlarının çevresindeki bölgede yaşayan kişilerdeki kalp pillerine, baz istasyonlarının herhangi bir etki yaptığı saptanmamıştır. Hastane ve uçaklardaki duyarlı bazı aletler de cep telefonlarından olumsuz etkilenebildiklerinden, bunların buralarda kullanılması sakıncalı olabilir ve bu nedenlerle buralarda genellikle yasaklanmışlardır. Öte yandan, özellikle baz istasyonlarıyla ilgili 'psikolojik etkiler' de halk arasında görülmektedir. Örneğin Almanya'da, oturduğu evin yakınındaki bir çatıya yerleştirilen bir baz istasyonu nedeniyle geceleri uyuyamadığından ve baş ağrısından yakınan bir kişinin başvurusu yetkililerce yerinde incelendiğinde, yeni kurulan baz istasyonunun henüz baz istasyonları devresine alınmadığı, işletilmesine başlanılmadığı ortaya çıkmıştır.
Sonuçlar ve öneriler Bilim, bilindiği gibi, gözlem, karşılaştırma ve bunların bilimsel yol ve yöntemlerle değerlendirilip sınanmasına dayanır. Önceki bölümde belirttiğimiz 70 kg ağ1rlığındaki 'hareketsiz bir kişinin' vücudundaki enerji alışverişinden kaynaklanan toplam 80 Watt'lık güç, bu kişinin bisikletle dolaşması durumunda 70kg x 5 Watt/kg = 350 Watt'a çıkarken, bu kişinin 'sınır değerin korunduğu bir elektromanyetik alanda' hareketsiz durumda bulunması halinde vücudundaki toplam güç alışverişi 70kg x 0,08 Watt/kg = 5.6 Watt artım gösterecektir. Vücudun doku ve organları, bisiklete binmekle ilgili 350 Watt'lık bir güç artımını olağan işlevleriyle giderip, vücut sıcaklığını bir süre soma yine dengelerken, 5,6 Watt'lık güç artımını da, nasıl olsa dengeleyebileceği düşünülebilir. Ancak elektromanyetik alanda hangi süre kalındığı ve ayrıca başka aletlerden kaynaklanan elektromanyetik alanların katkısının da bulunabileceği gözönüne alındığında, oluşacak toplam güç artımının vücut sıcaklığını 1 derece 'nin üstüne çıkarmaması gerekir. Bu nedenlerle, sınır değer olarak belirlenen 0,08 Watt/kg 'lık güç yoğunluğu, halktan bir kişi için uygun ve koruyucu bir değer olarak görülmelidir.
Bugün cep telefonlarının, 'kişiye erişilebilirlik' özelliği, bunları gerek iş ve gerekse özel yaşamımızın bir parçası haline getirmiştir. Acil durumlarda cep telefonlarıyla sağlanan iletişimle insanların kurtarılabildiğini biliyoruz. Ayrıca dünyada cep telefon sistemleri ve bunların işletilmesiyle ilgili iş alanlarında milyonlarca insan çalışmakta yeni ürünler üretilmekte ve böylelikle yeni iş alanları yaratılmaktadır. Cep telefonlarından ve baz istasyonlarından yayınlanan elektromanyetik dalgaların, sınır değerler korunduğu sürece, insan sağlığına herhangi olumsuz bir etkisi olabileceği saptanamamasına rağmen, çok düşük dozlarla ilgili araştırmaların sürdüğü ve bu düzeyde ortaya çıkabileceğinden kuşku duyulan bazı bozuklukların, kapsamlı ve uzun süreli araştırmalara gereksinimi olduğu göz önüne alınarak, tüm başka 'yeni teknoloji ürünlerinde olduğu gibi, cep telefonlarını da 'dozu kaçırmadan' kullanmak doğru olacaktır.
Koruyucu önlemler Bilim ve tekniğin bugün eriştiği ve yukarda kabaca açıklanan bulgular ışığında ileriye dönük koruyucu önlemler olarak, özetle şunları önerebiliriz:
1. Cep telefonlarının gereksiz yere kullanılmaması ve konuşmalarının kısa kesilmesi (Ulaşılabilir olmak, yerini bildirmek, kısacası mesaj vermek için kullanılması; uzun iş görüşmeleri ya da söyleşilerin, Olduğunca, ev ve işyerlerindeki sabit telefonlardan yapılması) 2. Cep telefonunun konuşurken kulağa yapıştırılmaması (birkaç cm uzakta tutulması) ve ara sıra telefonun öbür kulağa aktarılması
3. Çocukların bir yaşam boyu cep telefonlarıyla yaşayacakları düşünülerek, küçük yaşlarda çocuklara cep telefonu alınması yerine, gerektiğinde yerini belirleyebilmek için kendilerine ödünç cep telefonu verilmesi (İngiltere'deki ilgili Bilimsel Kurum, çocukların cep telefonu kullanmamasını önermektedir)
4. Ailelerin ve özel1ilde okulların, cep telefonlarından yayılan elektromanyetik dalgalar konusunda ve bunların etkileriyle ilgili olarak çocukları bilgilendirmeleri ve telefonu açmadan önce, uzun konuşmamaları için, ne söyleyeceklerini önceden düşünüp, biraz hazırlık yapmaları hem ileriye dönük 'koruyucu sağlık' ve hem de "ailenin telefon giderlerinin azalması" açısından yararlı olacağı açıktır.
5. Baz istasyonları, ilgili yönetmeliklere göre planlanıp, sınır değerler korunacak şekilde kurulmalı ve ölçümler belirli aralıklarla yapılıp bu değerlerin korunduğu kanıtlanmalıdır.
Kategori: Sağlık - Gönderen: DesirouS - 28 May 2006
Saç Dökülmesi
Hazırlayan : Doç. Dr. Burhan Aksakal Gazi Üniversitesi Dermatoloji Anabilim Dalı
Saçlar hakkında kısaca bilgi verir misiniz?
Her bir saçın yaşam döngüsü vardır. Bunlar yaklaşık olarak üç yıl ya da daha fazla süren aktif dönem, hemen bunu izleyen ve birkaç gün süren geçiş dönemi ve ardından da üç ay kadar devam eden dinlenme dönemidir. Saçlar günde yaklaşık olarak 1/3 mm uzar. Fizyolojik olarak bir gün içinde ortalama 100 kadar saç dökülmesi söz konusudur.
Saç dökülmesini tanımlar mısınız?
Saç dökülmesine tıp dilinde alopesi adı verilir. Saçların insan yaşamı için yaşamsal önemi yoktur ancak çok önemli psikolojik işlevleri bulunur. Özellikle kadınlarda büyük stres yaratabilir.
Saç dökülmesine yol açan etmenler nelerdir?
Saç dökülmeleri nedbesiz (skarsız) veya nedbeli (skarlı) olabilir.
Skarsız olan alopesilerin en sık görülen nedeni androgenetik alopesi lerdir. Saçlarda incelmeyle başlayan hastalık erkeklerde daha şiddetli seyreder. Zemininde ırsi bir yatkınlığın olduğu düşünülmektedir. Tedavisinde bazı hormonal ilaçlar kullanılır. Halk arasında yanlış olarak saçkıran adıyla bilinen önemli bir skarsız alopesi nedeni de alopesi areata dır. Bu hastalığın en sık görülen şeklinde saçlı deride odaklar halinde saç dökülmeleri vardır. Vücudun savunma sistemlerindeki yetersizlik sonucunda bazı enfeksiyon odaklarının tetiklemesiyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Kendiliğinden de düzelebilen hastalığın şiddetli şekillerinde kortizonlu ilaçlar ve ışık (PUVA) tedavisi kullanılabilir. Bu hastalıklar haricinde Telogen effuvium denilen aktif dönemdeki saçların bir anda ve çok sayıda dinlenme dönemine geçmesi ile gelişen bir tablo vardır. Burada yaygın bir saç dökülmesi olur. Saçlar 3-4 ay içinde incelir ve seyrekleşir. Yenidoğan döneminde ve doğum sonrasında fizyolojik olarak görülebilir. Bundan başka siddetli enfeksiyon hastalıkları, ağır seyirli müzmin hastalıklar, büyük cerrahi girişimler, tiroid bezinin az çalışması, sara hastalığı için kullanılan ilaçlar, hormonlar ve ağır metaller böylesi bir tabloya neden olabilir. Tedavisinde bu tabloya yol açan etmenlerin ortadan kaldırılması esastır. Bunlardan başka demir, protein, çinko eksiklikleri, radyasyon tedavisi, frengi hastalığı ve mantar hastalıkları skarsız saç dökülmelerine yol açabilmektedir. Özellikle kadınlarda saçların arkada topuz yapılması veya güneş gözlüklerinin sürekli olarak bir saç tutacağı gibi kafada tutulmasının da gerginlik tipi alopesiye neden olabileceği unutulmamalıdır.
Skarlı alopesilerde ise saç kökü tahrip olduğundan skarsız alopesilerdeki gibi saçların yeniden gelme olasılığı söz konusu değildir. Şiddetli yaygın kimyasal veya termal yanıklar, deri kanserleri, ışın tedavileri, bazı şiddetli mantar enfeksiyonları ile bazı ciddi dermatolojik hastalıklar sonucunda görülebilirler.
Sonuç olarak ne söylenebilir?
Saç dökülmesi hangi nedene bağlı olursa olsun eğer bir kişi böyle bir durumdan yakınıyor ise hiç paniğe kapılmadan bir Deri Hastalıkları (Dermatoloji=Cildiye) uzmanına başvurmalıdır. Bazen çözümün çok basit olabileceği unutulmamalıdır.
Kategori: Sağlık - Gönderen: DesirouS - 16 May 2006
Kozmetikler , Sağlık ve Kozmetoloji
Hazırlayan :Prof. Dr. Nilgün Atakan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Deri bilindiği üzere organizmayı dış etkenlere karşı koruyan, bunun yanısıra sıvı ve ısı dengesini sağlayan, sekretuvar (salgı yapan), duysal ve immünolojik pekçok işlevi olan kompleks bir organdır. Şüphesiz bu çok sayıda işlevlerin dışında yumuşak, temiz ve pürüzsüz görünümü ile estetik açıdan da büyük önem taşır. Fiziksel görünümün herkes için önemli olduğu, hoş ve güzel görünümün insanların kendini daha iyi hissetmelerini sağladığı bir gerçektir. Bu gerçekten yola çıkarak dermatologlar da deriyi sadece bir organ olarak görmemekte, estetik yönünü de çok iyi değerlendirmektedirler. Derinin bu yönüyle ilgilenen kozmetoloji bilim dalı da dermatolojinin yan dallarından birini oluşturmakta ve giderek önem kazanmaktadır.
“Look good……Feel Better” (iyi görün...iyi hisset) bugün Amerika’da tüm radyoterapi(ışın tedavisi) ve kemoterapi(ilaç tedavisi) alan kanser hastaları için CTFA ( The Cosmetic, Toiletry and Fragrance Association ) , American Cancer Society ve National Cosmetology Association işbirliği ile yürütülen çok kapsamlı bir programdır. Bu program çerçevesinde kanser hastalarında tedavi ile ortaya çıkan saç kaybı, pigmentasyon değişiklikleri ve diğer kozmetik problemlere çözümler önerilmekte ve uygulanmaktadır. Kozmetik kamuflaj vitiligo (ala), skar (nedbe) oluşumu, pigmentasyon (renk) bozuklukları ve alopesi(kellik) gibi deri ve deri eklerinin görünümünü etkileyen hastalıkların tedavisi sırasında veya sonrasında uygulanması gereken özel yöntemlerdir. Bir dermatolog deri kanserlerinin çıkarımı sonrasında oluşan skarlar, çıkarılması olanaksız nevüs (ben) ve hemanjiomların veya telenjiektazilerin (damar genişlemeleri) kapatılabilmesi ve oluşan asimetrilerin kısmen gizlenebilmesi için bu teknikleri bilmek zorundadır. Diğer yandan sağlıklı deriyi korumak, uygun bakımla fotoyaşlanmayı geciktirmek ve deride oluşan yüzeyel kırışıklıkları giderebilmek günümüzde uygun kozmetiklerin kullanımıyla mümkün olabilmektedir.
Kozmetikler, “ insan vücuduna sürülen, serpilen veya sprey şeklinde uygulanan temizleme, güzelleştirme, çekiciliği arttırma veya görüntüyü değiştirme amacıyla kullanılan maddeler” olarak tanımlanırlar. Bu maddeler kesinlikle ilaç etkinliği fonksiyonu ve hastalık giderici özellik taşımamalı ve deride herhangi bir yapısal ve fonksiyonel değişikliğe yol açmamalıdırlar.
Kozmetikler çok geniş yelpazeye sahip, toplumun hemen her kesiminde günlük yaşamla içiçe olan tüketim ürünleridir. Derinin temizliğinde kullanılan sabunlar, pudralar ve şampuanlar başta olmak üzere çeşitli makyaj malzemeleri, parfümler, deodorantlar günde birkaç kez tatbik edilirken, saça renk ve şekil vermek için kullanılan ürünler yılda birkaç kez tatbik edilerek kullanılırlar. Deri ve deri eklerine tatbik edilen bu maddelerin en önemli amacı derinin fizyolojik özelliklerini değiştirmeden güzelleştirmek ve korumaktır. Ancak bu grupta yer almakla birlikte OTC olarak kabul edilen bazı kozmetik preparatlar vardır. Bu ürünler farklı hedef noktalarında değişikliklere yol açarak etkilerini gösterirler.Bunlar lipid tabakasını etkileyen ajanlar (antiseboreik ürünler), stratum korneumu etkileyen ajanlar (nemlendiriciler) ,melanositleri(deriye renk veren hücreleri) hedef alan pigmentojenik (renklendirici) ürünler, terbezlerini hedef alan antiperspiranlar ve hipodermisi(deri altı dokusu) hedef alan zayıflatıcı ve inceltici ajanlar olarak sayılabilirler. Kozmesötikler arasında ise minoksidil içeren saç losyonları, AHA (alfa-hidroksi-asid) içeren kremler ve losyonlar, retinoik asit içeren krem,losyon ve jeller sayılabilir ve bu ürünler bir dermatolog önerisi ile kullanılmalıdır.
Kozmetiklerin deri sağlığında kullanımı 3 temel aşamadan oluşur. 1) Deri temizliği 2) Derinin nemlendirilmesi 3) Deri bakımı.
Deri temizlik ürünleri Deri sağlığında kozmetik kullanımının büyük önem taşıdığı kabul edilmektedir. Deri sağlığı ve bakımı düzenli bir temizlik ile başlar. Derinin özellikle yüz derisinin günlük temizliğinde yaygın olarak kullanılan ürünler sabunlardır. Bunun dışında lipid içermeyen temizleyiciler, temizleme kremleri, astrinjenler ve tonikler, eksfolyantlar, abraziv scrublar ve temizleme maskeleri de kullanılmaktadır. 1.Sabun ve temizleyici barlar: Derinin normal pH’sı hafif asidiktir (pH 5-5.5). Oysa genelde tüm sabunlar alkali pH taşırlar. Bu nedenle kullanılan standart sabunlar deride pH değişikliğine ve sudaki kalsiyumdan yağ asit tuzlarının çökmesine neden olarak deride irritasyon (tahriş), kuruluk ve çatlamaya yol açarlar. Ayrıca alkali pH’da deride patolojik mikroorganizmaların kolonizasyonunda artış olmaktadır. Bu nedenlerle klasik standart sabunlara alternatif olarak pH’sı deri pH’sına göre modifiye olan ( pH 5-6 ) sentetik deterjan barlar üretilmiştir. Naturel pH’da olan bu sabunlar deride irritan (tahriş edici) etki oluşturmazlar. 2. Lipid (yağ) içermeyen temizleyiciler: Su ve sabun kullanmadan deri temizliği yapan likid(sıvı) ürünlerdir. İsminden de anlaşılacağı üzere yağ içermezler.İçeriklerinde su, gliserin, setil alkol ve bazen propilen glikol vardır. Kuru deriye tatbik edilir, köpürtülerek kısa süre bekletilir ve havlu ile silinerek temizlenir. Kullanım sonrasında ardında ince bir nemlendirici film tabaka bıraktığından özellikle hassas ve kuru cildi olanlar için önerilmektedir. 3. Temizleme kremleri: Yüze temizleme ve nemlendirme amacıyla tatbik edilirler. Aşırı kuru ciltler için önerilmektedirler. Su, mineral yağı, vazelin ve mum içeren temizleme kremlerinin bilinen en klasik örneği cold cream’ dir. 4. Astrinjen ve tonikler: Astrinjen ve tonik, yağ giderici ve ferahlatıcı özellik gösteren alkol içeren ürünler için kullanılan eşanlamlı terimlerdir. Genellikle bir bar sabunla temizlik sonrasında kullanılması tavsiye edilir. Çeşitli kozmetik firmalarının farklı isimlerle sunduğu ürünler arasında Tonique Fraicheur, Clarifying Lotion, Scruffing Lotion, Controlling Lotion, Protection Tonic sayılabilir. Genellikle alkol içeren astrinjenler yağlı ancak intak (deri lezyonu olmayan) cilde uygulanabilirler. Özellikle akne oluşumuna yatkın yağlı cilt temizliğinde önerilmektedirler. 5. Eksfolyantlar: Stratum korneumda keratolitik (nedbe dokusunu eriten) özellik gösteren, genellikle salisilik asit içeren astrinjenlerden oluşur. Ölü hücrelerden oluşan deri yüzey tabakasını temizleyerek, cilde daha canlı bir görünüm verir. Bu etkisiyle komedon (siyah nokta) oluşumunu azalttığı için daha çok akne oluşumuna yatkın yağlı cildi olan kişilerde tercih edilmektedir. 6. Abraziv scrublar: Krem baz içerisinde stratum korneumun(derinin en üst tabakası) üst tabakalarını gideren sünger veya granül içeren mekanik soyucu ürünlerdir. İrritan (tahriş edici) kimyasal ajan içermezler. Ancak sık ve uzun süreli tatbik edildiğinde epitelyal hasara yol açabilirler. Haftada bir kez yağlı ciltler için önerilmektedir. Akne oluşumuna yatkın yağlı cildi olanlar daha sık aralıklarla kullanabilirler. 7. Temizlik maskeleri: Genellikle yüze uygulanan bu maskelerin amacı derinin özellikle porların(gözeneklerin) daha derin temizliğini sağlamaktır. Yüz maskeleri üç farklı formdadır. Pudra maske veya pasta maskeler kaolin, bentonit veya alüminyum magnezyum silikat üzerine çinko oksit veya peroksit astrinjen olarak eklenerek hazırlanır. Ayrıca içine benzoil peroksit ilave edilerek akne tedavisinde kullanılan maskeler de üretilmektedir. Bu maskeler yüze parmaklar veya fırça yardımıyla sürülür, 20-30 dakika sonra su ve sabun ile temizlenir. Film maskeler ise likid veya jel şeklindedir. Tatbik edildikten 20-30 dakika sonra bir film tabaka oluşturarak kurur. Kuruduktan sonra hafifçe ovularak temizlenir. Vinil bazlı yüz maskeleri olarakta bilinen bu maskeler polivinil alkol ve vinil asetat içerirler. Yağı absorbe etmezler, daha çok yağsız ve kuru ciltlere önerilmektedirler.
Temizlik maskeleri günümüzde derin cilt temizliğinde yaygın olarak kullanılan ürünlerdir. Kullanımında ortaya çıkabilecek en önemli yan etkiler irritan ve allerjik kontak dermatit gelişimidir. Bu nedenle yüz maskelerinin bir sağlık kuruluşunda dermatolog gözetiminde uygulanması önerilmektedir.
Nemlendiriciler Derinin en üst tabakasını oluşturan stratum korneumun yaklaşık %10-13, ünü su oluşturur. Bu tabakadaki su içeriğinin azalması deride kuruluk, çatlama ve kaşıntıya yol açmaktadır. Stratum korneumun su içeriğindeki azalma yani transepidermal(deri yoluyla) su kaybı (TESK) süreklidir. En basit yolla yani deriden buharlaşma ile kaybedilen su alt epidermal ve dermal tabakalardan desteklenir. Ancak sık banyo, aktinik hasar (güneş ışığına bağlı hasar) veya deri yaşlanması sonucu TESK artmakta ve deride kuru, pürüzlü ve kepekli bir görünüm ortaya çıkmaktadır. Deri kuruluğu birbiriyle örtüşen üç nedene bağlıdır. 1) St. korneumun su içeriğinin azalması (TESK) 2) Epidermal yenilenmenin artması. Aktinik veya kimyasal bir hasar sonrasında oluşan inflamatuvar proçese (iltihabi olayı) sekonder epidermal yenilenme süreci hızlanır. Keratinositler yeterince diferansiye olamazlar(değişime uğramazlar) ve lipid üretimini gerçekleştiremezler. Sonuçta koruyucu bariyer olumu engellenir. 3) Bariyer harabiyeti. Genellikle sık banyo veya fazla miktarda sabun, deterjan kullanımıyla ortaya çıkar. Nemlendiricilerin esas görevi stratum korneumun (derinin üst tabakası) rehidrasyonunu (tekrar nemlenmesini) sağlamaktır. Derinin nemlendirilmesinde dört temel yöntem vardır. 1. TESK geciktiren örtücü yağlar: Transepidermal su kaybını geciktiren çok sayıda kimyasal ajan mevcuttur. Bunlar arasında hidrokarbon yağlar ve mumlar ( vazelin, mineral yağlar, parafin ve skualen), bitkisel ve hayvansal yağlar, yağ asitleri (lanolin asit, stearik asit), yağ alkolleri (lanolin alkol, setil alkol), polihidrik alkoller (propilen glikol), mum esterleri (lanolin, balmumu, stearil stearat), bitkisel mumlar, fosfolipidler (lesitin), steroller (kolesterol) sayılabilir. Bu ürünlerin yağ içinde su ve tekrar su içinde emülsifiye (çözelti) edilmiş ( w/o/w ) formları üstün hidrasyon yeteneğine sahiptir. 2. Atmosferden nem çeken humektanlar: Bunların özelliği atmosferde nem oranı yüksek olunca havadan, düşük olunca epidermisin derin tabakalarından veya dermisten su çekerek st. korneumun hidrasyonunu sağlarlar. Doğal nemlendirici faktör ( Natural moisturizing Factor= NMF) terimi ile st. korneumda higroskobik ve hidrosoluble (suda çözünebilen) ve muhtemelen hücre membran lipidleriyle çevrili olan maddeler kastedilmektedir. Bu maddeler st. korneumda su tutulumunda oldukça önemli rolleri olan maddelerdir. Bunların yokluğunda st. korneum %25 su ve %65 oranında elastisite kaybına uğramaktadır. Bunlar arasında sayılan pirolidon karboksilik asit en önemli komponenttir. Epidermisteki glutamik asitten sentezlenir ve %3-5 konsantrasyonda hidrasyon etkisine sahiptir.Diğer komponentleri üre ve laktik asittir. Bu tür etkiye sahip diğer humektanlar arasında gliserin, propilen glikol, sorbitol, glikozaminoglikanlar ( hyaluronik asit, kondroitin sülfat) , kollajen ve elastin yer almaktadır. 3. Bariyer görevi yapan hidrofilik maddeler: Bu tür nemlendiriciler st. korneumun nem oranını arttırarak deriye daha gergin ve pürüzsüz bir görünüm sağlar ve deri yüzeyinde ince bir film tabaka oluşturarak, yapay bir lipid manto oluşturur. Böylece deriyi hem dış etkenlere karşı korur, hem de doğal bir parlaklık sağlar. Hyaluronik asit yüksek molekül ağırlıklı yeni bir hidrofilik şekillendirici olarak bazı pahalı nemlendiriciler içinde yer almaktadır. 4. Güneşten koruyucular ( Gün örtüleri ): Özellikle aktinik (güneş ışığına bağlı) deri hasarını ve dolaylı olarak su kaybını önleyen ajanlardır. Günümüzde kullanılan çoğu nemlendirici ve bakım ürünlerinin içinde ek olarak güneşten koruyucu özelliklere sahip maddeler bulunmaktadır. UV ile birlikte görünür ışığı da yansıtarak koruma işlevini yerine getiren fiziksel gün örtüleri daha çok titanyum dioksit ve çinko oksit içerirler. Ancak kozmetik olarak kullanımları sınırlıdır. Kozmetik ürünleriçinde daha çok UVA ve UVB yi absorbe eden kimyasal gün örtüleri kullanılmaktadır. Bunlar arasında yer alan ve en yaygın olarak kullanılan maddeler benzofenon türevleri ve sinnamatlardır. Deriye iyi tutunan ve suyla çıkmayan bir taşıyıcı ile dayanıklılığı arttırılabilir. Etkinlikleri güneşten koruma faktörü ( Sun Protection Factor=SPF) olarak bilinen bir ölçümle değerlendirilmekte ve sayı büyüdükçe koruma etkinliği de artmaktadır.
Deri bakım ürünleri Yüz bakım ürünleri: Yüz kremleri genellikle su içinde yağ şeklinde ( oil-in- water o/w ) veya yağ içinde su ( water-in-oil w/o ) olarak iki temel formülasyonda hazırlanır. W/o formülasyonda olan ürünler yüze tatbik edildiklerinde ılık ve yağlı bir etki bırakırlar. Bunlar kuru ciltler için daha uygundur, ayrıca güzelleştirici ve onarıcı özellikteki bakım ürünleri de bu şekilde hazırlanır. O/w formülasyondakiler ise deride serinletici bir his yaratan ve yağlı görünüm vermeyen ürünlerdir. Genellikle günlük nemlendiriciler ve bakım ürünleri bu şekilde hazırlanırlar. Gündüz kullanılan nemlendiriciler daha ince bir yapıya sahiptirler ve mineral yağı, propilen glikol ve su içerirler. Gece kremleri ise daha yoğundurlar ve mineral yağı, lanolin alkol, vazelin ve su içermektedirler.
Bu kategoride yer alan deri bakım ürünlerinin farklılığı ürünlere eklenen değişik koku, ekzotik yağlar, vitaminler, protein ve aminoasitlerle oluşmaktadır. Ayrıca nemlendiriciler ve cilt bakım ürünleri deri tipine ( yağlı, normal, kuru ) uygun olarak hazırlanmakta ve üretilmektedir.
Normal ve az yağlı ciltlerin bakımı: Bu amaçla kullanılan ürünler genellikle su, mineral yağlar, propilen glikol ve çok az miktarda vazelin veya lanolin içerirler. Bu tür nemlendiriciler içine güneşten koruyucu maddeler de eklenirse ( sinnamat enyaygın olanıdır ) bu ürünler hem kırışıklık önleyici (Anti- Wrinkle Daily Moisture Cream/Lotion), hem koruyucu ( Multi-Protective Day Cream / Immunage UV Defense Cream ), veya spor kremler (Sportwear Tinted Day Cream) ibareleriyle satışa sunulmaktadırlar.
Yağlı ciltlerin bakımı: Doğal olarak yağ içermeyen veya az miktarda hafif yağlar içeren ürünler ile yapılmaktadır. İçeriklerinde ağırlıklı olarak su ve propilen glikol vardır. Ayrıca bu ürünlerin nonkomedojenik (siyah noktaları önleyen) olmaları ve ciltte parlaklık oluşturmamaları gerekmektedir. Bu amaçla yağlı ciltler için hazırlanan bazı ürünlere pudra, nişasta ve kil gibi yağ emici maddeler eklenmektedir. Bu tür ürünler piyasada genellikle ( Oil Control Moisture Cream/ Lotion ) olarak bulunurlar.
Kuru ciltlerin bakımı: Mutlaka en uygun olan nemlendirici ve bakım ürünleri ile yapılmalıdır. Derideki dehidratasyona bağlı gelişen kırışıklıklar, kepeklenme ve bazen kaşıntı bu kişileri sık sık yüzlerine bir krem sürmeye zorlar. Ancak nemlendirici ürünlerin çoğunun içinde bulunan propilen glikol primer irritasyona (birincil tahriş etkisine) bağlı olarak derinin bütünlüğünün bozulduğu durumlarda yanma ve batma hissine yol açar. Genellikle bu durum allerjik bir reaksiyon olarak değerlendirilir ve kişiyi değişik arayışlar içine sokar. Oysa hafif bir irritan kontakt dermatit(tarişe bağlı cilt reaksiyonu) tablosu olan bu durum propilen glikol içermeyen bir ürünün kullanımıyla ortadan kalkacaktır. Deride bu tür yangıya yol açabilecek diğer katkı maddeleri benzoik asit, sinnamik aist bileşikleri, laktik asit, üre, formaldehit ve sorbik asittir.
Olgun ciltlerin bakımı: Genellikle uygun nemlendiricilerin yanısıra deride düzenleyici, yenileyici ve güzelleştirici etki sağlayan bazı maddelerin ilave edildiği bakım ürünleri ile yapılmalıdır. Olgun ciltlerde kullanılan nemlendiriciler su, mineral yağ, propilen glikol ve daha fazla miktarda vazelin veya lanolin içerirler. Bakım amacıyla kullanılan ürünler içinde ise pekçok katkı maddesi bulunmaktadır.
Bu katkı maddelerinden en popüler olanları kollajen / kollajen amino asitleri, keratin / keratin amino asitleridir. Ayrıca hidrolize proteinler, elastinler ve mukopolisakkaritler yaygın olarak kullanılırlar (Age Zone Night Energizer, Anti-Age Daytime Skin Treatment, Colagen Complex Lotion). Bazı ürünlerde doğal vücut yağı olan skualen vardır (Triple Creme Skin Rehydrator). Bazı ürünlere ise dermal kollajeni düzenleyici ve güçlendirici etkisi olan hyaluronik asit eklenmektedir (Night Repair Cellular Recovery Complex).
Vitaminler özellikle yüz bakım kremlerinde yaygın olarak kullanılan bir diğer katkı maddesidir. Sıklıkla pantotenik asit veya B vitamini kompleksleri değişik kimyasal formlarda ( pantenol, pantetin, pangamik asit ) kullanılırlar. B vitamininin deriye penetrasyonu tartışmalı olmakla birlikte yüksek B vitamini içeren arı poleni ve jeli özel bazı ürünlere katılmaktadır. A, C ve D vitamini de bazı kremlerin içeriğinde yer almaktadır, ancak topikal vitaminlerin yararı kanıtlanamamıştır. E vitamini ise perkütanöz absorbsiyonu (deriden emilim) arttırıcı ve antioksidan etkili bir katkı maddesi olarak günümüzde pekçok kozmetik üründe yer almaktadır. Son yıllarda tıbbi yararları kanıtlanmamakla birlikte özel ve pahalı bazı bakım ürünlerinde deniz bitki ekstreleri de yaygın olarak kullanılmaktadır.
Bu grupta yer alan ürünlerin bir kısmında etken maddeler lipozomlarla taşınmaktadır. Bilindiği üzere lipozomlar çeşitli fosfolipidlerden oluşan, çift membranlı veziküler yapılardır. Doğal, sentetik veya yarı sentetik formdadırlar. Kozmetik ürünlerde genellikle sentetik formda kullanılırlar. Membranlarının st. korneumun ara madde lipidlerine çok benzemesi ve küçük moleküler yapıları nedeniyle deriye kolayca geçerler. Kozmetolojide esas kullanılma nedeni bakım ürünlerindeki lipozomlarla zenginleştirilen etken maddelerin daha derin katlara kısa sürede ve eşit dağılımlı olarak taşınabilmesidir.
Yaşlı ciltlerin bakımı: Deride ilerleyen yaşla birlikte belirgin bazı değişiklikler ortaya çıkar. Epidermal ve dermal incelme, epidermal yenilenme sürecinin uzaması, epidermal ve dermal hücrelerin sayı ve aktivitelerinde azalmanın yanısıra temel yapıyı oluşturan glikozaminoglikan ve proteoglikanlar gibi mukopolisakkaritler de azalır. Kollajen liflerin miktarı azalır ve yapısı bozulur. Elastik liflerde kalınlaşma ve parçalanmalar oluşur. Sonuçta deri pörsür, sarkar ve kırışır. İntrensek veya gerçek yaşlanma olarak bilinen bu durum genler ile planlanmış doğal bir süreçtir ve engellenemez. Ancak çeşitli çevresel etkenlerin bu doğal süreci arttırdığı, hızlandırdığı veya erken başlattığı bilinmektedir.Deri yaşlanmasını hızlandıran çevresel etkenlerin başında solar radyasyon (UV) gelir.. Fotoyaşlanma olarak bilinen bu tablo, beklenenden daha erken dönemde derin ve üst dermiste elastik liflerin harabiyeti ile ortaya çıkmaktadır. Deride kalınlaşma, kabalaşma ve daha derin kırışıklıklar oluşur. Bu bulguların yanında deride kuruluk, aktinik keratoz, düzensiz pigmentasyon, lentigolar, telenjiektaziler ve sebase hiperplazi görülür. Fotoyaşlanma yaşa bağlı gelişen kozmetik problemlerin en önemli nedenidir ve engellenebilir.
Fotoyaşlanmayı engellemenin en kolay ve emin yolu, erken yaşlardan itibaren günörtüsü içeren uygun nemlendiricileri düzenli olarak kullanmaktır. Titanyum dioksit, talk, kaolin ve benzeri maddeleri içeren fiziksel gün örtüleri UV ile birlikte görünür ışığı da dağıtıp yansıtarak koruma işlevini yerine getirirler, ancak kullanımları sınırlıdır. Benzofenon türevleri, sinnamat içeren kimyasal günörtüleri ise kozmetik kullanıma daha uygundurlar. Deriye iyi tutunan ve suyla çıkmayan taşıyıcılar ile dayanıklıkları arttırılabilir. Yaz aylarında koruma faktörü yüksek ( SPF 15-30 ) gün örtüleri kullanılmalıdır.
Gelişen fotoyaşlanmanın istenmeyen belirtilerini yok etmek veya geriletmek günümüzde bazı yöntemlerle mümkün olmaktadır. Tretinoin içeren krem, jel ve solüsyonların topikal kullanımı bu yöntemlerin en etkili ve güvenilir olanıdır. Keratinositlerde çoğalmaya yol açarak epidermal incelmeyi azaltmakta ve bu nedenle oluşan kırışıklıklarda belirgin düzelme sağlamaktadır. Kırışıklıklardaki bu objektif düzelme tedavinin 2-4. ayında başlar ve 8-9. ayda en üst düzeye ulaşır.
Alfa-Hidroksi- Asit (AHA) keratinizasyon düzenleyici bir ajandır. St. granülozumun üst kısmındaki deri üst tabaka hücrelerindeki kohezyonu azaltır. Epidermal kalınlaşma, özellikle papiller dermiste mukopolisakkaritlerde artış, elastik fibrillerde düzen ve kollajen dansitesinde artış sağlar. Düşük konsantrasyonlarda ( %3-11) kozmetik deri bakım ürünlerinde kullanılır. Yüksek konsantrasyonlarda ( %20-90) deriyi kimyasal soyma (peeling) işleminde kullanılmaktadır. Kimyasal peeling yüzeyel kırışıklıkların yanısıra yüzeyel akne skarları, seboreik keratozlar ve pigmente lekelerin giderilmesinde de önerilen en popüler kozmetik uygulamalardan biridir. İnflamasyon (iltihap) ve irritasyona (tahrişe) yol açmaması en önemli üstünlüğüdür, ancak bir yan etki olarak özellikle yaz aylarında uygulandığında hiperpigmentasyon (deri renginde koyulaşma) gelişebilir.
Kozmetiklerin yol açtığı istenmeyen durumlar Kozmetiklerin kullanımı sırasında ortaya çıkabilecek istenmeyen durumların başında ürünlerle oluşan temas dermatiti gelmektedir. Çeşitli nedenlerle ortaya çıkan temas dermatitinin görülme sıklığı % 5-10 arasında değişir. Hem görülme sıklığı açısından hem de oluştuğunda çok dramatik tablolar yaratabildiğinden temas dermatiti, kozmetiklerin neden olduğu en önemli reaksiyon olarak değerlendirilmektedir. Deride irritasyonun veya geç tip duyarlılığa bağlı immünolojik olayların başlattığı bir inflamasyon sonucu ortaya çıkar. Klinik olarak oluştuğu deri bölgesinde eritem(kızarıklık), ödem(şişlik), ve vezikülasyon (su kabarcıkları) gelişir. Lezyonlar kaşıntılıdır, daha sonra sulantı ve krutlanma olur. Şiddetli olgularda ise eritemli zeminde gelişen büller ve erode (su dolu kesecikler) alanlar görülebilir.
Deride temas dermatitine yol açan kozmetikler deri bakım ürünleri (% 25), saç preparatları (%24), yüz makyaj ürünleri (%11), tırnak preparatları (%8), parfümler (%7), kişisel temizlik ürünleri (%4), göz makyaj ürünleri (%4) ve günörtüleri (%3) dir. Kozmetiklerin yol açtığı farklı mekanizmalarla gelişen temas dermatitinde neden saptanamadığında yama (patch) testleri kullanılmaktadır. Tedavide sorumlu ajanın saptanarak uzaklaştırılması gerekir. Daha sonra tablo kortikosteroid içeren kremlerin kullanımı ile düzeltilir. Nadir olgularda reaksiyon şiddetli ise sistemik kortikosteroid kullanımı gerekebilir.
Kozmetik ürünlerin bir kısmında mineral yağlar, vazelin, lanolin gibi komedojenik potansiyel taşıyan maddeler vardır. Bu ürünler ya komedon oluşumuna neden olarak zaten var olan akne lezyonlarının artmasına veya folikülit(kı kökü iltihabı) gelişimine neden olurlar. Kozmetiklere bağlı olarak gelişen akne olgularında herhangi bir tedavi önerilmez. Sorumlu kozmetik kullanımının sonlanması ile tablo kendiliğinden düzelir.
Bazı kozmetiklerin kullanımı ile deride genellikle kalıcı olan pigmentasyon oluşumları görülebilir. Daha çok bazı ucuz parfümlerin kullanımı sırasında UV etkisiyle ortaya çıkar. Deride UV etkisiyle birkaç saat içerisinde eritem, vezikül ve büllerle karakterize bir tablo gelişir ve kalıcı pigmentasyon ile sonlanır. Ayrıca özellikle yaz aylarında uygulanan peeling sonrasında da pigmentasyon gelişebilmektedir.
Derinin sağlıklı, temiz, pürüzsüz ve güzel görünmesi için kullanılan kozmetikler günlük yaşamın vazgeçilmez tüketim ürünleridir. Kozmetiklerden beklenen maksimum yararlanım ancak bilinçli ürün seçimi ve düzenli kullanım ile mümkündür. Toplumun her kesiminde yaygın olarak kullanılan bu ürünler ne yazıkki bilinçsizce tüketilmekte ve deri bakımı ve cilt temizliğine yönelik uygulamalar, ülkemizde uzman olmayan kişilerce ve uygun olmayan koşullarda yapılmaktadır. Böylece yanlış kozmetik kullanımı veya yanlış uygulamalar ortaya çıkabilmektedir.Bu tür sorunların ortadan kaldırılması ve uygulamaların bilimsel boyutta sürdürülmesi amacıyla Tıp Fakültelerinin Dermatoloji Kliniklerinde Kozmetoloji Üniteleri oluşturulmaya başlanmıştır.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Kozmetoloji Ünitesi. Kozmetoloji deri bakımı, iyileştirilmesi ve deri sağlığının korunmasına yönelik uygulamaları nedeniyle bir anlamda dermatolojinin koruyucu hekimliği sayılabilir. Bilinçli bir şekilde bakımı yapılan ve korunan deride, başta zararlı çevresel koşullardan (U.V, çevre kirliliği ve kimyasal ürünler) kaynaklanan deri kanserleri başta olmak üzere çeşitli deri hastalıklarının oluşumu azalmaktadır. Ayrıca derinin daha iyi görünmesini sağlamak ve deride istenmeyen leke, iz ve kırışıklık gibi oluşumların giderilmesi ve bu amaçla çeşitli yöntemlerin uygulanması kozmetik dermatolojinin uğraşıları arasındadır.
HÜTF Dermatoloji Anabilim Dalına Bağlı Kozmetoloji Ünitesi 1997 yılında Prof. Dr. Nilgün Atakan başkanlığında kurulmuştur ve ünitede uygulanan tüm işlemler Anabilim Dalında görevli öğretim üyeleri, araştırma görevlileri veya onların gözetimleri altında eğitilmiş elemanlar tarafından yapılmaktadır. Uygulanacak işlem ne olursa olsun üniteye başvuran kişiye başlangıçta tam bir dermatolojik muayene yapılmakta ve kozmetik işlem öncesinde dermatolojik açıdan herhangi bir tetkik ya da tıbbi tedaviye ihtiyacı olup olmadığı belirlenmektedir. Gerekli durumlarda hasta dermatoloji Anabilim Dalında tetkik ve tedavisi planlandıktan sonra kozmetoloji ünitesine kabul edilmektedir. Örneğin epilasyon için üniteye başvuran kişi, öncelikle kıllanma artışına sebep olabilecek patolojiler açısından değerlendirilir, gerekli hormonal tetkikleri yapıldıktan sonra işlem uygulanır. Ayrıca her türlü işlem öncesinde başvuranların tümü sistemik hastalık, ilaç kullanımı ya da herhangi bir maddeye alerji öyküsü açısından sorgulanarak uygulanacak işlem için bir sakınca olup olmadığı ya da oluşabilecek yan etkiler öğrenilir. Hastalara gerektiğinde uygulanacak maddelerle alerji testleri yapılmakta ve yan etkiler minimuma indirilmektedir. Kozmetoloji ünitesinde cilt bakımı, myolifting, epilasyon, peeling, dolgu maddesi implantasyonu, Botox injeksiyonları, skleroterapi uygulamaları yapılmakta ayrıca deri bakımı ve uygun ürün kullanımı konusunda bilgi verilmektedir.
Kategori: Sağlık - Gönderen: DesirouS - 16 May 2006
Güneş Işınlarının Zararlı Etkileri ve Korunma Yöntemleri
Hazırlayan: Prof. Dr. Nilgün Atakan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Yeryüzüne ulaşan güneş ya da ultraviyole (UV ) ışınlarının insan ve insan derisi için pekçok faydasının yanısıra gözardı edilemeyecek zararları da vardır. Tüm biyolojik olayların başlaması ve sürdürülmesi, vitamin D sentezi, hastalık yapan mikroorganizmaların yokedilmesi ve insan psikolojisine olumlu etkileri ile güneş ışınlarının yaşamsal gerekliliği tartışılamaz. Ancak özellikle açık ten rengine sahip kişilerde bu ışınların güneş yanığı, deri kanseri oluşumu, çeşitli alerjik reaksiyonlar ve erken deri yaşlanmasına yol açtığı da bilinen gerçeklerdir.
Güneş ışınları geniş bir spektrumda ve çeşitli dalga boylarında dağılırken bir kısmı atmosferde özellikle ozon tabakasında emilir ve yeryüzüne ulaşamaz. Yeryüzüne ulaşan ışınların çoğu UVA ve UVB spektrumundadır. Deriye ulaşan güneş ışınlarının bir kısmı yansır, büyük bir kısmı ise deri hücrelerindeki moleküller tarafından emilerek depolanır. Bu ışınların deri üzerinde kısa sürede ortaya çıkardığı en bilinen zararlı etki güneş yanıklarıdır. Maruz kalınan UV süresine göre değişmek üzere birkaç saat veya birkaç gün içerisinde ortaya çıkan güneş yanıklarında deride önce kızarıklık ve ödem daha sonra sıcaklık artışı ve ağrı görülür. Ardından gelişen içi sıvı dolu kabarcıkların yırtılmasıyla deride soyulmalar ve hatta derin doku hasarları ortaya çıkabilir. Özellikle çocuklarda ve yaşlılarda ciddi seyreden güneş yanığı oluşumundan korunmak son derece önemlidir. Çünkü çocukluk çağında oluşan yanık bölgesinde ileri yıllarda deri kanseri gelişme riski çok artmaktadır.
Güneş ışınlarına uzun yıllar defalarca maruz kalma sonucunda deride UV nin geç dönem zararlı etkileri ortaya çıkar. Bunlar arasında deride leke oluşumu, çillenme, kabalaşma, erken yaşlanma ve deri kanserlerinin oluşumu sayılabilir. İnsanlarda ve deney hayvanlarında UV etkisiyle deri kanseri gelişimi neredeyse 80 yıldan beri bilinmektedir. Açık tenli kişiler güneş ışınlarına karşı daha duyarlıdırlar. Bu nedenle deri kanserleri beyaz ırkta siyahlara göre 15 kat daha fazla görülmektedir. Ayrıca çiftçi, balıkçı, denizci gibi açık havada çalışan meslek gruplarında deri kanserine daha sık rastlanır. Deri ve deri eklerinden köken alan deri kanserlerinin farklı tipleri vardır. Bunların bir kısmı yıllarca iyileşmeyen yaralar şeklinde olup, uzak organlara yayılım yani metastaz yapmazken; bir kısmı ise erken yakalanmadığı takdirde birkaç yıl içinde ölümle sonlanabilmektedir. Ayrıca doğumsal veya sonradan oluşan bazı benlerin melanom adı verilen ölümcül deri kanserine dönüşümlerinde de güneş ışınlarının önemli etkileri vardır.
UV ışınlarının erken ve geç dönem zararlı etkilerinden korunmak veya en aza indirgemek mümkündür. Bu amaçla temel bazı önlemlerin alınması gerekir. Bunların başında uygun giysiler ile zararlı ışınlardan korunmak gelir. Geniş kenarlı şapkalar, sıkı dokunmuş renkli giysiler ve uygun güneş gözlüklerinin kullanılması uygun olur. En önemli temel kural ise güneş ışınlarının yeryüzüne yoğun geldiği saatler olan 11 ve 15 arası güneşe çıkılmamasıdır. Yaz aylarında herkesin ve özellikle yüksek risk grubunda olan açık tenli kişilerin günörtüsü (sunscreen) olarak bilinen güneş ışınlarının zararlarını azaltan koruyucu kremleri kullanmaları gerekir. Piyasada mevcut olan pekçok günörtüsünün üzerinde etkinliğini gösteren güneşten koruma faktörü (SPF) numaralarla belirtilmektedir. Yaz aylarında mutlaka koruma faktörü en az 15 (SPF:15) olan ürünler kullanılmalı, hatta açık tenli kişilerde bu faktörün 30 veya daha üzeri olmasına dikkat edilmelidir.
Güneş ışınlarından koruyan günörtülerinin fiziksel ve kimyasal yapıda farklı tipleri mevcuttur. Son yıllarda UVA ve UVB ışınlarının her ikisini de engelleyen gelişmiş tipleri piyasaya sürülmüştür. Ancak bunların da su ile temas ve terleme durumunda etkilerinin azalacağı unutulmamalı ve kısa aralıklarla yinelenmelidir. Ayrıca bu ürünlerin deride gerginlik, kuruluk ve alerjik reaksiyonlar oluşturabilme ve akne, komedon geliştirebilme gibi yan etkileri mevcuttur.
Sonuç olarak çocukluk dönemi başta olmak üzere herkesin yaşamının bütün dönemlerinde güneşten bilinçli bir şekilde korunması gerekir. Kısa süreli güneşlenme, uygun güneşten koruyucu kullanma ve güneş yanığı oluşturmadan güneşten kaçınma korunmanın temel kurallarıdır.
Kategori: Sağlık - Gönderen: DesirouS - 16 May 2006
On Soruda Aşırı Kıllanma
1- Aşırı kıllanma ne demektir? Aşırı kıllanma; hipertrikaz ve hirşutism biçiminde görülebilir. Hipertrikaz vellus kıllarının (ince ayva tüyleri) terminal karakter almasıyla gider. Irksal, kişisel ve ailesel kılIanma farklılıkları nedeniyle normal ile ayırım zor olabilir. Hirşutismus ise; kadınlarda ve çocuklarda erkek tipinde ve erkeksi dağılımda (sakal, bıyık, göğüsler ve karında) terminal kıl artışına verilen addır.
2- Nedenleri neler olabilir? Hipertrikoz yerel ya da yaygın olarak benler üzerinde, travmatik olarak inflamasyonlarda, yerel kortikosteroid enjeksiyonlarında, bazı dermatozlarda ve ilaç yan etkisi olarak ortaya çıkabilir.
Hirşutismusun en sık nedeni polikistik over sendromu (yumurtalıklarda çok sayıda kist ve kısırlıkla karakterli bir hastalık) dur. Ayrıca androjenlerin aşırı salındığı yumurtalık, böbrek üstü bezi ve beyinde hormon kontrolünü sağlayan bölgeler kaynaklı hastalıklarda ve ilaçlara bağlı olabilir. Ayrıca kıl folliküllerinin androjenlere aşırı yanıtına bağlanan nedeninin bulunamadığı hirşutism olguları da vardır.
3-Aşırı kıllanmanın tanısındaki önemli noktalar nelerdir ? Hastanın yaşı, bu yakınmasının ne zamandır olduğu, birdenbire başlayıp başlamadığı, yerleşimi, ilaç kullanıp kullanmadığı, eşlik eden belirti ve bulguların (deri ve saç yağlanması, akne, menstrüel düzensizlik, saç dökülmesi, seste kalınlaşma, küçük göğüsler, susuz kalma, erken ergenlik, kas kütlesinde artma, libido artışı, klitoral hipertrofi), obezite ve diabetes mellitusun olup olmadığı da aşırı kıllanmanın tanısında göz önünde bulundurulur.
4-Tedavi ilkeleri ne olmalıdır? Altta yatan bir hastalık saptandığında buna yönelik tedavi, ilgili klinik tarafından planlanmalıdır. Sadece uç-organ aşırı duyarlılığına bağlı hirşutismus, ırksal ya da ailesel hipertrikoz olguları kozmetik amaçla tedaviye alınır. Sistemik hastalığa bağlı durumlarda da istenmeyen kıllardan kurtulmak için sistemik tedavi yanında kozmetik yaklaşım da gereklidir.
5-Kozmetik amaçla hangi yöntemler kullanılabilir? Hidrojen peroksit ile kılların rengi açılarak maskelenebilir ya da traş, cımbız, ağda, depilatuvar kremler, elektroliz (epilasyon) ve laser ile alınabilirler.
6- Bu yöntemlerin avantajları ve dezavantajları nelerdir? Nasıl ve ne miktarda uygulanır? Hidrojen peroksitle kılların renginin açılması özellikle üst dudak ve kollardaki istenmeyen kıllarda uygulanır. 40 ml hidrojen peroksit ve 7 ml % 20'lik amonyaktan karıştırılarak solüsyon elde edilir, 5-10 dakika beklenir. Uygulaması ağrısızdır.Ama sık uygulama gerektirir, koyu deri rengi üzerinde kozmetik olarak uygun görünmeyebilir ve bazı kişilerde tahriş edici etkilere yol açabilir.
Traşlama, hem kılların kısa süre içinde büyümesi hem de cildi tahriş etme ve folikülite yol açma riski nedeniyle genellikle önerilmez.
Cımbız ya da mekanik cımbız görevi gören "epilady" benzeri araçlarla yapılan uygulama ağrılı, zaman alıcıdır ve kılların büyüme evreye girmesini sağladığı için etkisi yaklaşık 2-3 hafta sürer.
Ağda ile kılların yok edilmesinde ağrı ve kısa kılların alınmaması dezavantajlardır, yine kılların daha kısa sürede anajen evreye girmesi söz konusudur, irritasyon ve follikülit ile pseudofollikülit e (kıl kökü iltihabı ) yol açabilir.
Thioglikolat içeren depilatuvar kremler, kılın yanı sıra keratini de etkiledikleri için oldukça tahriş edicidir ve kılları deri düzeyinde temizledikleri için de etkileri kısa sürelidir.
7-Elektroliz yönteminin özellikleri nelerdir? Elektroliz diğer yöntemlerden etkisinin kalıcı olması ile ayrılır. Yüksek frekanslı elektrokoagülasyon yoluyla etki eder. Bir iğne kıl köküne sokulur ve elektrod görevi görür. Tahrip edilen kıl cımbız yardımı ile çıkarılır. Pahalı ve zaman alıcı bir yöntem olmasının yanı sıra, deneyimli kişiler tarafından yapılması gerekir. Kılların yeniden çıkma oranı % 40 civarındadır. Uygulama sırasında ağrı olması, perifolliküler inflamasyon, skar, punktat hiperpigmentasyon ve seyrek olarak bakteriyel enfeksiyon istenmeyen yan etkilerdir. Enfeksiyon bulaşmasının önlenmesi için tek kullanımlık ya da kişiye özel iğneler kullanılmalıdır. Genellikle elektroliz yerel ve kalın, kaba kılların yok edilmesi için kullanılabilir.
8- Epilasyon için kullanılan lazerin özellikleri nedir? Lazer tek ve sabit dalga boyunda ışın üreten bir sistemdir. Çeşitli dalga boyları insan dokusunun içerdiği çeşitli bölümler içinde emilerek enerjilerini transfer eder ve bu alanı etkilerler. Epilasyon lazerlerinin dalga boyu kıla ve deriye rengini veren melanin tarafından emilir. Melanin kıl kökünde çok yoğun olarak bulunduğu için lazer ışını, kıl bölümünü harap eder. Lazer epilasyonda kıl kökünün tam olarak tahrip edilebilmesi için kılın anajen evrede olması gerekir. Bir bölgede kılların tümü tek seansta tahrip edilmez.
9- Lazer epilasyonun etkinliği ve yan etkileri nedir? Lazer epilasyon açık tenli ve siyah kıllı kişilerde daha etkilidir. 2.ve 3.uygu/amalar uyku evresindeki kılların anajen evreye girmesinden sonra yapılır. Seanslar arası zaman yerleşim yerine ve diğer kişisel farklılıklara bağlı olarak 4-16 haftadır. Laser epilasyonun avantajları; zaman alıcı olmaması, % 30'un üzerinde kalıcı kıl kaybı olması ve yeniden çıkan kılların eskiye oranla daha ince, daha açık olması ve yavaş uzamasıdır. Lazer uygulama öncesi ve uygulamanın bitimi sonrasında, 4-6 hafta süre ile yüksek etkenli güneşten koruyucu krem kullanılması önerilir.
10-Dezavantajları nelerdir? Pahalı olması, kişisel kıl özelliklerine bağlı olarak (kılın rengi, kalınlığı, yerleşimi vb.) değişken yanıt alınması, uygulama sonrası kısa süreli ödem ve eritem ve uzun dönemde renk değişiklikleridir. Dermatolog ve plastik cerrah gibi deri konusunda uzman hekimler tarafından uygulanmalıdır çünkü uygulama yapılacak deri tipinin belirlenmesi, buna uygun enerjinin saptanması ve seansların hasta kontrollerindeki bulgularına göre ayarlanması gerekir.
Kategori: Sağlık - Gönderen: DesirouS - 08 May 2006
Uçuk ve AFT
Hazırlayan: Türk KBB ve Baş Boyun Cerrahisi Vakfı
Ağzınızda; konuşmanıza ve yemek yemenize engel olacak kadar şiddetli ağrıya yol açan bir yaranız varsa bilin ki yalnız değilsiniz. Pek çok sağlıklı insan tekrarlayan ağız yaralarından şikayetçidir.
En sık rastlanan tekrarlayan ağız yaraları uçuk ve aft (aftöz ülser)’dır. Ağızda görüldüğünde birini diğerinden ayırmak güçtür. Bu iki lezyonun nedeni ve tedavileri tamamıyla farklı olduğundan ayırımı çok önemlidir.
Uçuk nedir?
Bunlar sıklıkla dudakta görülen içi sıvı dolu kabarcıklara verilen genel bir addır. Ağızda özellikle dişetinde, sert damakta da görülebilirse de nadirdir. Uçuk genellikle ağrılıdır ve ağrı lezyonun ortaya çıkışından birkaç gün önce ortaya çıkar. Bu kabarcıklar saatler içinde patlayarak kabuklanır. 7-10 gün sürer.
Nedenler:
Uçuk bir herpes simpleks virüsünün aktif duruma geçmesi ile meydana gelir. Bu virüs, daha önce bu enfeksiyonu geçiren hastalarda sessiz ve sinsi bir şekilde bekler ve stres, ateş, travma, hormonal değişiklikler ve güneş ışığına maruz kalma gibi durumlarda aktif hale geçer. Tekrarlayan lezyonlar aynı yerde yerleşme eğilimindedir.
Uçuk yayılabilir mi?
Evet. Uçuk patladıktan tamamen iyileşene kadar ki süre enfeksiyonun yayılımı için en riskli dönemidir. Virüs gözlerinize, cinsel organlara ve diğer insanlara da bulaşabilir.
Önleme Önerileri:
Bir lezyon görüldüğünde ağız içi, burun içi, cinsel bölge gibi mukoz zarlar enfeksiyona karşı korunmalıdır. Uçuğu sıkıştırıp patlatmayın. Birine dokunurken ya da göz veya cinsel bölgelerinize dokunmadan önce ellerinizi dikkatlice yıkayın. Tüm uyarılara rağmen herpes virüsün uçuk olmadan da ulaşabileceği unutulmamalıdır. Tedavi: Günümüzde kesin tedavisi yoktur ancak bu konuda yoğun çalışmalar yapılmaktadır. % 5 asiklovirli merhem gibi bir antiviral ajan kullanılabilir. Doktor ya da diş hekiminizden son gelişmeler hakkında bilgi almak için irtibat kurun.
Aft nedir?
Aft dilde, yumuşak damakta, dudak ve yanakların iç kısımlarında görülen küçük, yüzeyel ülserlerdir. Oldukça ağrılıdırlar ve 5-10 gün sürerler.
Neden?
Nedenleri hakkındaki eldeki en iyi kanıtlar stres, travma, asitli yiyecekler (domates, turunçgiller, vs.) gibi lokal tahriş edici maddelere maruz kalma gibi durumlarda lokal bağışıklık cevabında değişiklikler meydana gelmesidir.
Aftöz ülser yayılabilir mi?
Hayır. Nedeni bakteri ya da bir virüs olmadığı için lokal yayılımı ya da bir başkasına bulaşması söz konusu değildir.
Tedavi
Tedavi direkt olarak az önce bahsedilen rahatsızlık verici durumların ortadan kaldırılması ve enfeksiyondan korunma ile olur.
Triamkinalon gibi haricen kullanılan bir kortikosteroid ilacı da yardımcı olur. Günümüzde kesin tedavisi bulunamamıştır.
Diğer yaralar:
İki haftadan uzun süren iyileşmeyen ağız yaralarında doktorunuza ya da diş hekiminize başvurmalısınız.
Kategori: Sağlık - Gönderen: DesirouS - 08 May 2006
<< Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki >> |
|
|